Anasayfaarrow Makaleler arrow Eski Türk Edebiyatı arrowKeşke Şehname’yi Yazmasaydım ! - Ahmet Kartal

Keşke Şehname’yi Yazmasaydım ! - Ahmet Kartal Pdf oku Sayfayı öner Sayfayı yazdır
01.10.2008, 7443 okunma, Ekleyen: Erkan Hirik

Evet, Firdevsî şehname’de söylediklerinden dolayi pişman olmuştu. Çünkü o, eserini oluştururken her ne kadar İran mitolojisinden istifade etse de, Türk mitolojisine ait olan unsurlari, büyük bir ustalıkla ait olduğu yerden alip değiştirmiştir.

Ahmet KARTAL
İran edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden biri sayılan Firdevsî, Samani ve Gazneli devletleri döneminde yaşamıştır. Bu dönemlerde hükümdarların; isimlerinin baki kalabilmesi için, şairler tarafından söylenilen şiirlerin birinci derecede elken olduğuna inandıkları için, şair, sultan için önemli hatta zaruriydi. Bundan dolayı sultanlar şiire ve şaire önem vermişler ve etrafında dönemin önele gelen şairlerini toplayarak onları himaye etme yarışına girmişlerdir. İşte Gazneli sultanlarının edebiyata sempati ile bakmaları ve şairlere önem vermelerinden do¬layı, bu dönemde hem Fars dili hem de Fars şiiri can¬lılık kazanıp ilerleme göstermiş, klâsikleşme yolunda önemli meşaleler katetmiştir.

Fars şiirinin büyük usta¬larından sayılan Firdevsî, Esedî-i Tûsi Unsuri, Ferruhî, Hakîm-i Senâî, Menûçihrî-i Damgânî ile birlikte en yüksek derecesine ulaşmıştır. Özellikle yüksek bir edebiyat terbiyesine sahip olan Gazneli Mahmûd, Fars dil ve edebiyatına diğer Gazneli sultanlardan daha fazla hizmet etmiştir. Sarayında devrin en büyük kabiliyetlerini toplamış, şairlere hürmet ve sevgi gös¬termiş, komşu ülkelerden şairleri kendi sarayına çağır¬mıştır. Sarayına çağırdığı şairler arasında Türk asıllı olan Ferruhi-i Sîstânî ile Menûçihrî-i Dâmgânî de bu¬lunmaktaydı. Devletşah’ın, Gazneli Mahmûd’un sara¬yında dört yüz şairin bulunduğu şeklindeki rivayeti mübalâğalı olarak kabul edilse de Gazneliler döne¬minde edebiyata verilen önemi göstermesi bakımın¬dan önemlidir. Bu dönemde yetişen en önemli Fars şairleri Unsuri, Firdevsî-i Tûsî, Esedî, Ascedî, Gazâirî, Ferruhî-i Sîstânî ve Menûçihrî-i Dâmgânî’dir. Nizâmî-i Arûz.î, Ali Nâsıruddîn’nin yani Gaznelilerin isimlerinin Unsurî, Ascedî, Ferruhî, Behrâmî, Zînetî, Büzürcmihr-i Kâyinî, Muzafferî, Menşûrî, Menûçehrî, Mes’ûdî, Râşi-dî, Mes’ûd-i Sa’cl-i Selmân, Kassâr-ı Ümmî, Muhammed Nasır, Ahmed Halef, Osmân-ı Muhtârî ve Mecdüdü’s-senâî’nin şiirleriyle baki kaldığını belirtir.

Firdevsî, Gazneli Mahmûd’un himayesi ve deste-ğiyle yaklaşık oluz yılda tamamladığı ve bu sayede “yok olmakla yüz yüze olan Fars milletini yeniden dirilttiğini” ifade ettiği Şehname isimli eseriyle, Iran edebiyatında önemli bir yere sahip olmuştur. Şair bu eserinde İran’ın en eski devirlerinden başlayarak, Müslüman Araplar tarafından zaptedilmesine kadarki tarihini kapsayan Pişdâdîler, Keyânbîler, Eşkânîler ve Sâsânîler dönemlerini anlatmıştır. Bu da İranlılar için oldukça öneme sahip olan bu eserin Türk asıllı bir hükümdar olan Gazneli Mahmûd’un himmetiyle vücut bulduğunu gösteriyor. Yine bu dönemde Fars dili ve edebiyatının gelişmesine yazmış olduğu Farsça şiirlerle destek veren Türk asıllı şairlerin varlığını da göz önünde bulundurursak, Fars milleti ve dili için Türklerin önemi kendisini açıkça göstermektedir
İran’da destan ve tarih yazma geleneği eski dö-nemlerden beri mevcutlu. Akamenid ve Sasanî hü-kümdarları zamanlarında olan olayları yazdırmışlardır.İran destanları bayram günlerinde şahların huzu¬runda okunmaktaydı. Arap istilâsı her ne kadar bun¬ları ortadan kaldırdıysa da, yine bir kısmı anane hâ¬linde hatıralarda bir kısmı da yok olmayan kitaplarda kalmıştı. Bu kitaplardan biri İbn Mukaffâ’nın Pehlevî dilinden Arapçaya çevirdiği Hodaynamek, diğeri Erdeşir-i Bâbekân’ın eseri olan Kârnâmek, bir başkası da Şehname-i Goştasb adı verilen Yâdigâr-ı Zeriran’dır. Arap istilâsından sonra İran’da istiklâl hare-ketlerinin başlamasıyla bu eski tarihler ve millî destanlar hatırlanmıştır. Samanîler tarafından Tus hâkimliğine getirilen Ebu Mansur Mehmed bin Abdurrezzak-ı Tûsî, Tus münevverlerinden dört kişiyi eski İran destanlarını toplayarak yazmaları için görevlendirdi Bu sıralarda veya daha evvel Mes’ûdî-i Mervezî, Ebulmüeyyed-i Belhî, Ebu Aliyi Belhî ve Dakîkî gibi şairler de nazım ve nesir olarak Şehname yazmaya başlamışlardı. Bu eserlerden bugün sadece Dakîkî’nin eseri eldedir. Dakîkî, Zerdüşt’ün zuhurunu, Goştasb ve Ercasb’ın kıssalarını yazmış, ancak kölesi tarafından öldürüldüğü için eserini tamamlayamamıştır. Firdevsî daha sonra Dakîkî’nin yazmış olduğu bu kısmı aynen eserine almıştır. Firdevsî eserine başlarken, Muhammed-i Leşkerî adında bir dostu-nun kendisine mensur bir Şehname verip bunu nazma çekmesini teklif ettiğini belirtmektedir. Aslen köylü olan bir mobed’in toplayarak yazdırdığı bu mensur Şehname’nin, Ebu Mansur el-Muammerî’nin Abdurrezzâk adına kaleme aldığı mensur Şehname olduğu tahmin edilmekledir (Tarlan 1944: 46-47).
Firdevsî, eserinin önemli bir bölümünü Samanî Devleti döneminde kaleme almıştır. 25 Şubat 1010 ta-rihinde Şehname’ye son şeklini veren Firdevsî, eserini alarak Gazneye gitmiş ve Gazneli Mahmud’a tak¬dim edilmek üzere Hüseyin bin Ahmed’e vermiştir.
Firdevsî’nin Şehname isimli eserinde Farslar’ı cömert ve kahraman, Türkleri ise vahşî, aşağı ve korkak olarak sıfatlandırdığı görülmektedir. Savaşlarda Fars-lar daima galip gelirken, Türkler mağlup olmaktadır. Firdevsî, Türkler’e:” Bu sizin alın yazınız, Farslar kadar güçlü olmadığınızı kabul edin. Farslar’ın büyüklüğü¬ne, Türklerin ise daha alt seviyede olduğuna inanın. Fars pehlivanı Rüstem’i hiçbir Türk kahramanı yenemez. Onu ancak kendi öz oğlu olan Sührâb yenebilir.” diyerek, Türkleri psikolojik baskı altında tutmaya ça-lışmıştır. Aynı bakış açısını: “Deve sütünü içip deve tabanını yiyen Araplar” dediği Araplar için de sergile-miştir. Bu da Fiıdevsî’nin eserini asabiyet hissi içeri-sinde bir bakış açısıyla yazdığını göstermesi bakımın-dan dikkat çekicidir.
Gazneli Mahmud, Firdevsî’ye İran-Turan savaşla-rını objektif bir bakış açısıyla yazması için Şehname adlı eserini hazırlaması emrini vermiş, ancak eser ha-zırlanıp kendisine sunulduğunda, istenilen şeyin tam tersinin ifade edildiğini görmüştür (Gürgenli 2003). Eserini yazarken objektif davranması islenen Firdevsî, bilâkis eserinde Türkler’e durmadan küfretmiş, Türkleri tahkir edip Farsların karşısında küçültmüş ve Türk’ün büyüklüğünü ve kahramanlığını yok saymıştır. Yazılı kaynakların verdiği bilgiye göre, eser sarayda okunduğu zaman Gazneli Mahmûd ya-nındakilere dönerek: “Benim her bir Türk pehlivanımın yiğitliği senin Rüstem-i Zâl gibi pehlivanından daha yüksektedir:’ demiştir (Şükürlü 2002: 22-23). Çünkü Gazneli Mahmûd, kendisini Firdevsî’nin ismi-ni Efrâsiyâb diye değiştirdiği ve kahramanlıkları o dönemlerde Türk halkı arasında oldukça yaygın bir şekilde anlatılan Alp Er Tunga’nın mirasçısı olarak görmekteydi. Bilindiği gibi bu ölümsüz Türk kahramanı hakkında Dîvânü Lügati’l-Türk’te bilgi verilirken, Kutadgu Bilig’de ise hürmetle anılmaktadır. Ancak Firdevsî’nin onu zalim ve kötü bir insan olarak ni-telendirmesinden sonra, Fars edebiyatında bu şekil¬de kullanılmaya devam edilmiştir.

Firdevsî’nin yaşadığı devirde İran, ilk Türk-İslâm devletlerinden olan Gazneliler hâkimiyetinde idi. Firdevsî’nin eserini yukarıda bahsettiğimiz, şekilde tarafgirane bir ruhla yazmasının sebeplerinden bi-risi hiç şüphesiz Türklerin hâkimiyetini içine sindirememesinden kaynaklanmaktadır. Türklerin bu şekilde tahkir edilip küçük görülmesi affedilecek bir şey değildi (Gürgenli 2005). Tabiî ki, Firdev-sî’nin Türkler’e gösterdiği böyle bir saygısızlıktan dolayı Gazneli Mahmûd’un memnun olması da mümkün değildi. Ayrıca İslâm ülkelerinde dinî yönden kargaşalık çıkaran Râfizî ve Bâtınî gruplara karşı mücadele eden ve Sünnî bir hükümdar olan Gaz¬neli Mahmûd’un Mecusîliğe ait değerleri ihtiva eden böyle bir esere önem vermesi de beklene-mezdi. Onun için şaire vaat ettiği kızıl sikkeler yeri¬ne gümüş sikkeler yollamıştır (Şükürlü 2002: 23).
Evet Firdevsî, bu eserinde olanı değil de, zihninde tasavvur ettiği, tahayyülünde canlandırdığı ve olmasını arzu ettiği şeyleri kendisine ait üslûp ve eda ile kaleme almıştır. Halta Türk kahramanlara ait olan vasıfları bizatihi İranlı kahramanlara yük-leyerek onlara aitmiş gibi göstermiş, Türkleri ise küçük görerek tahkir etmiştir Nitekim ta o zaman-dan itibaren bazı şairler tarafından Firdevsî’nin söylediği şeylerin yalan olup bir efsaneden ibaret olduğu açıkça ifade edilmiştir. Nitekim Unsurî, Sul¬tan Mahmûd için (Emirçupani 2001: 68-9):
Şah’ın kılıcına bak ve eski nameyi okuma; zira onun kılıcı birçok nameden daha doğru söyler… diyerek Şehname’ye atıfla bulunmuş ve onda yer alan bilgilerin yalan olduğunu dile getirmistir. Yine Unsurî’nin Sultan Mahmûd hakkında söylediği şu sözlerde bu bakımdan ilginçtir (Emirçupani 2001: 124-25, 1 18):
Moltan seferinin hikâyesini biliyor musun? Bilmiyorsan, Tâcu’l-futûh’u getir. Feridun, Dicle’den gemisiz geçtiyse, bu, Şehnamede bir efsanedir. Efsane, doğru da olur yalan da; sen, tam bilme¬dikçe söze inanma. Yeryüzü sultanını talihli, mut¬lu ve bahtlı olarak çok gözümle görmüşümdür. Moltan’a gitti. Yolda iki yüz kale aldı; her birinin Hayber gibi yüz tane kapısı vardı.
Acaba sultanların maharetlerini duydun mu? Gel, doğu sultanının yeteneğini gözünle gör. Yalanı, haberle bil; doğruyu gözünle gör; eğer yalan iyi ise doğru daha iyidir.

Gazneli dönemi şairlerinden Ferruhî’nin Sultân Mahmûd için söylediği şu sözlerde bu duruma ışık tutacak mahiyettedir (Karaismailoğlu 2001: 41, 44; Kartal 1999: 38-10): Rüstem’in hünerleriyle ün kazandığı zamanda savaş oyundu ve dünya adamları da basit düşünceliydi. Senin savaştığın şu zamanda Zal Oğlu Rüstem dirilse, senin Türklerinin okunu öper. Senin nâmın bütün şahların nâmını sildi, süpürdü. Şehname’nin bundan sonra hiç değeri yoktur. Dünyada hiç böyle şalı var mıydı, dedi. Bana sor¬ma Şehnameye bak, dedim. Şehname, baştanbaşa yalandır, dedi. Sen doğru olanı al, yaları olanı yok et, dedim.
Selçuklular döneminin önde gelen şairlerinden olan Mu’izzî’nin Selçuklu sultanı Melikşah için kaleme aldığı medhiyelerde yer verdiği şu beyitler ise bu açıdan oldukça manidardır (Karaismailoğlu 2001:53): Ben Firdevsî’ye hayret ediyorum; bu kadar yalanı nereden uydurdu ve bu efsaneyi niçin boş yere söyledi. Kıyamette Rüstem ona diyecektir: “Ben senin hasmınım, niçin benimle ilgili baştan başa kasıtlı yalan söyledi.” O Rüstem’le ilgili çokça yalan söylediyse de, bizim ünlü padişahla ilgili söylediklerimiz doğrudur. Ne zamana kadar Şehname’den yalan sözler söyleyecekler. Ne zamana kadar falanın filanın hünerlerini okuyacaklar. Sultân Melikşâh’ın özellikleri açıktır, diğeri ise rivayet. Rivayetlerden neyin açık olduğunu anlayamazlar.

Gazneliler dönemi şairlerinden Unsuri ile Türk asıllı olan Ferruhî’nin ve yine Türk olan Selçuklu dönemi şairlerinden Mu’izzî’nin bu söyledikleri şüp¬heyle karşılanabilir. Çünkü bu şairler Gazneli ve Sel¬çuklu saraylarında bulunuyorlardı. Hatta ikisi Türk asıllı idi. Doğal olarak bu sultanları övecekler, du¬rumlarına uygun olarak şiirlerini yazacaklar ve bu tarzda hareket ettiklerinde yerlerini koruyabilecek¬lerdir. Ancak o dönem medih anlayışı bu konuya açıklık getirecek mahiyette olup durumun hiç de böyle olmadığını göstermesi bakımından ilginçtir (Kartal 2004: I 713-14). Ayrıca yukarıda zikredilen durumun doğruluğunu bizzat Firdevsî’nin kendisi de itiraf etmiştir. Şöyle ki, eserinde söylemiş olduğu Acem hükümdarlarının efsanesi ve Mecusî destanla¬rının hüviyetinden dolayı Gaznelilerle ihtilâfa düşen Firdevsî, Gazne’den ayrılarak önce Herat’a, sonra İs¬fahan’a ve daha sonra Bağdat’a gitmiştir. Yaşı yetmi¬şi geçen ve artık hayatının sonuna yaklaştığının bilin¬cine varan Firdevsî, Acem şahlarının efsanelerini yazdığından pişmanlık duymaya başlamıştır. Bu hi¬kâyeleri yazarken söylediklerinden tövbe etmek için (Sadîk 1374: 22) yazmış olduğu söylenilen Yûsuf u Züleyhâ isimli mesnevisinin başlarında yer alan “Der-İzhâr-i Nedamet ez-Surûden i Şehname (Şehname’yi söylemekten dolayı pişmanlığın izhar edil-mesi hakkında)” başlıklı bölümde, pişmanlığını dile getirmiştir. Nitekim Firdevsi bu bölümde gerek piş-manlığını gerekse söylediklerinin “yalan oluşunu” şöyle haykırmaktadır (Sadîk 1374: 34-T5): Her ne kadar gönlüm, ektiğim günah ve eziyet to-humundan zevk aldıysa ela, o tohumu ekmekleri pişman oldum. Gönlüme ve dilime düğüm attım. Şimdi yalan yazılardan (namelerden) söylemiyorum ve sözü sözde kurtarmıyorum (parlatmıyo¬rum). Siyahın yerine beyaz geldiği için, şimdi günah ve sıkıntı tohumu ekmem. Gönlüm melik Dahhâk’ın beni götürdüğü kahraman Feridun’un hikâyelerinden doydu (yani soğuclu). Gönlümü Keykubad’ın mülkünden ve Kâvus’un tahtının nasıl berbat olduğundan ayırdım. Beden, Efrasiyab’ın çenginden ve Keyhüsrev’den başka azap olarak ne ister, bilmiyorum, lâyık olan aklın beğenmesidir. Benden ortaya çıkan şeyleri akıl nasıl beğenir. Rüstem’in adını cihana yayarak ömrümün yarısını bilirdim. Gönlüm 7.al oğlu Rüstem’den, Tus’tan ve Gîv’den bıktı…
Evet, Firdevsî Şehname’de söylediklerinden dolayı pişman olmuştu. Çünkü o, eserini oluşturur¬ken her ne kadar İran mitolojisinden istifade etse de, Türk mitolojisine ait olan unsurları, büyük bir ustalıkla ait olduğu yerden alıp değiştirerek Fars ruhuna uygun hale getirmiş ve İranlı kahramanlara mal etmişti. Daha sonra büyük bir ihtimalle yapmış olduğu haksızlığın vermiş olduğu vicdan azabıyla yukarıda belirtilen pişmanlığını haykırmıştır. Nitekim Akmırat Gürgenli, Çin kaynaklarında Şehnamenin Türk halklarının mitolojisi esas alınarak yazıldığını belirten bilgilerin bulunduğunu ifade et¬mektedir. Bu da, bahsedilen duruma açıklık kazan¬dırması bakımından oldukça ilginçtir.
Ahmet Kartal

 



Bağlantılar

Anadilim
Türkçe gönüllülerini bir araya getirmek üzere, sitemiz yöneticilerinden Kaan Fakılı'nın kurduğu bir Türkçe sitesi.

Ziyaret et

Site yardım

Sitenize reklâm verebilir miyim?

Devam?n? oku