İlk hikayesi olan “At” ı 1908 yılında Tenkit Mecmuası’nda yayımlayan Ömer Seyfettin,daha bu ilk hikayesinden başlayarak sanatkarlığını ve sonraki hikayelerinde de tekrarlayacağı dünya görüşünü ve özelliklerini ortaya koyar.
Ömer Seyfettin bir asker olarak yetişmiştir. Prensiplere sadakat, meseleler karşısında açık seçik ve kesin tavır alma ve kararları uygulama gibi özellikleri mesleği dolayısıyla kazanmıştır. Bunda sert bir asker olan babasının da tesiri vardır.
Ömer Seyfettin bu ilk hikayesinde Vardar kıyılarında atını dört nala süen bir biniciyi anlatır. Bu binici aslında yazarın kendisidir. Binici, atını dört nala süerken süatin verdiği duygu ve hayallere kapılır. Yazar bunu şöyle anlatır:
“Ormanın yapraksız ağaçları artık etrafında geçici bir çizgi fırtınasıydı. Yek ahenk bir rüzgar, kulaklarımda vızıldıyordu. Ben, vakur bir kuvvetin üstünde uçuyor gibi, pek çabuk yaklaşan uzaklara bakıyor, bu azgın ata bindikçe daima duyduğum şeyleri tekrar hissediyorum.”
“ Ah dört beş asır evvel yaşasaydım!” diye mütelezziz oluyordum. Bağlar, ova her taraf boştu.Semada sakin bulutlar, beyaz ve cesim köpükler halinde sabit duruyordu. Atım nihayet yavaşlar gibi oldu. Süatliye geçecekti. Ben hayalatımdan uyanmamak için tekrar kamçımı savurdum. Eski dört nal daha çılgın, daha mecnun tezayüt etti. Kütüklerin, hendeklerin üstünden atlıyordu. Tarlalardan kalkan çamur parçaları etrafa, bazen de üstüme sıçrıyordu. Dört beş asır evvel yaşamak… Bu ne tatlı bir hayattı”
Ömer Seyfettin’in bu ilk hikayesini hareket noktası olarak alırsak şu özellikleri tespit ederiz:
20. yy da yaşama şuuru ve gerçekçilik
Mazi ve kahramanlık hasreti
Duru bir Tükçe
Buruk bir mizah
Bu dört özellik, Ömer Seyfettin’in daha sonra yazacağı bütün hikayelerde kendisini çok çeşitli değişikliklerle gösterecektir.
1)Yirmici yüzyılda yaşama şuuru ve gerçekçilik: Ömer Seyfettin,mesleği dolayısıyla Rumeli’de bulunduğu yıllarda,o toprakların Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmakta olduğunu,asırlar boyu Tük idaresinde yaşamış olan kavimlerin,yabancı devletlerin kışkırtması sonucu Tük düşmanı haline geldiğini görmüştü.Yirminci yüzyılın şartları değişiktir.Osmanlı Devleti,batının teknik medeniyetine ulaşamadığı,bu tekniği orduya sokamadığı için, askerlikte de gerilemiştir.
Ömer Seyfettin bu gerilemenin sebebini milli şuurun noksanında bulur.Bütün kavimler şu veya bu sebeple kendi milli şuurlarına sahip olmuşlar, fakat Tükler suni bir insaniyetçilik anlayışı ile kendi milliyetlerini bile unutmuşlardır.
Bu gerçekçilik Ömer Seyfettin’e bir ideal vermiştir ve bu Tükçülük’tü.Yıkılış halindeki Osmanlı Devleti’nin mozaik yapısında Tüklük için yegane kurtuluş yolu Tüklük şuurunun uyanması,kendi milli varlığına sahip çıkmasıdır.“Primo Tük Çocuğu”,“Nakarat” gibi hikayelerinde bu uyanış anlatıldığı gibi,Tüklüğe yabancılaşıp, damarlarında Tükten başka kan bulunduğuna inanıp Tüklükten uzaklaşanlarda da “Bir Kayışın Tesiri ”gibi hikayelerinde dile gelir.Yazar, önceki iki hikayesinden farklı olarak bunlarda mizahi tonu ağır tutar.Yazarın durumu gülünç göstermesi,Tüklüğünü inkar eden kansızlara karşı duyduğu nefreti mizahla örtmesine bağlıdır.
Ömer Seyfettin için edebiyat, hayat demektir ve hayat karmakarışıktır.İçinde birbirine zıt çok çeşitli durumları bulundurur.Ömer Seyfettin hayatın bu karışıklığı hikayelerinde, çok canlı hayat sahneleri halinde vermiştir.Bu nedenle hikayeleri günümüzde de zevkle okunur.Bu hikayelerde ,Tüklük şuuru,manasız korkular ve kıskançlıklar başta olmak üzere çeşitli beşeri duygular işlenir.
2)Mazi ve Kahramanlık hasreti ve hayranlığı:
Ömer Seyfettin’in eserlerini verdiği yıllar 1908-1920 ihtilal ve savaş günleridir.Bir asker olarak o,cephede savaş sahnelerini yaşadığı gibi askerlikten ayrıldıktan sonra, cephe gerisinde savaşın sebep olduğu facialara da şahit olmuştur.
Ömer Seyfettin,1917’de Yeni Mecmua’da yayımladığı hikayelerinde,mazi ve kahramanlık hasretini dile getirir. Bunlar “Ferman”, “Kütük”, “Vire”, “Teselli”, “Pembe İncili Kaftan”, “Başını Vermeyen Şehit”, “Teketek”, “Kızıl Elma Neresi?” ve “Topuz” dur.
Konusunu tarihten almış olan bu hikayelerinden “Teselli” de şöyle bir cümle geçer: “Fakat harp, yalnız cesaret miydi? Asıl tedbir lazımdı.”
Bu cümle, bize “Kütük” ve “Vire” hikayelerindeki harp hilelerinin sebeplerini açıklar. Savaş ,bu hikayelerde işini bilenler sayesinde zevkli bir spor haline döner. “Pembe İncili Kaftan” da devletin vakarını kendi gururunda temsil eden kahraman, “Ferman” da canını devlete adamış şahsiyet, “Başını Vermeyen Şehit” de iman ve cesaret, “Teketek” de sadakat, “Topuz” da devletin vakar ve gücü, “Kızıl Elma Neresi?” de ordunun hükümdara mutlak itaatı işlenir. Burada devlete bağlılık ve inançlarından asla taviz vermeyen kahramanlar çizer. Bu şahsiyetler, devrin özlediği şahsiyetlerdir.
Yeni savaşlar yeni kahramanlar yetiştirmektedir. “Kaç Yerinden” ve “Çanakkale’ den Sonra” adlı hikayelerinde hem savaş kahramanları hem de onların mücadelesini görerek hayatla barışan ve canlanan insanları anlatır. “Aleko Bir Çocuk” da ise Yunan Papaz’ın içteki düşmanlığını, hayatı pahasına önleyen kahraman bir Tük çocuğu anlatır. “Cesaret” ve “Düşünme zamanı” adlı hikayelerinde kahramanlığa yükselememiş yiğitleri gülünç duruma düşüdüğü gibi, başka hikayelerinde de bazı kabadayı tipleri çizmiştir.
3)Duru Bir Tükçe:
İlk hikayesinde kullandığı duru, sade Tükçe zamanla Ömer Seyfettin’in üzerinde ısrarla durduğu hayati bir mesele olur. O,1911’de “Yeni Lisan” hareketini başlatan makalelerinde milli birlik ve milli dil arasındaki münasebete dikkat çeker. Gençleri heyecanlı bir dil ülküsüne çağırır. Osmanlı’yı yıkmak isteyen kavimlerde milliyetçilik şuuru uyanmıştır ve bu kendisini dilde göstermektedir.
Osmanlı’dan ayrılanlar önce Tükçe konuşmayı yasaklamışlardır.Ömer Seyfettin’in hemen her yazısında tekrarladığı bir cümle vardır: “Her milletin bir lisanı vardır. Tüklerin lisanı da Tükçe’dir.”
Dil, milli birliğin temelidir. Osmanlı Devleti yapısı icabı milliyetçi değildi. Ayrıca, güçlü olmanın verdiği müsamaha ile tebasına Tükçe öğretmemişti. Ömer Seyfettin, ordudaki günlerinde Balkan Savaşı yenilgisi nedeniyle yazdığı notlarında kendisini sonsuz bir kötümserliğe kapatır. Bu karamsarlığın sebebi askerlerin Tükçe bilmemeleridir. Şöyle der: “Bölüğün yarısından ziyadesi Tükçe bilmiyor. Tabur Babil kulesi gibi. Ne alanın satandan, ne satanın alandan haberi var.”
Bu satırlarda da Ömer Seyfettin’ in edebiyatçı şahsiyetine şekil veren unsurları bulmak mümkündü: Dil, vatan, ülkü ve bunlara sahip insan. “Tükçe’ye Karşı Enderunca” adlı yazısında şöyle der: “Milliyetimiz nasıl Tüklük, vatanımız nasıl Tükiye ise lisanımız da Tükçe’dir. Tükçe bizim manevi ve mukaddes vatanımızdır. Fakat bizim dilimiz unutulmaya yüz tutmuştu;biraz daha uyanmasaydık tarihten silinip gidecektik.”
Devlet çökmektedir ama millet vardır.Osmanlı’nın yıkılacağını görenler ve Tük milleti’nin varlığının şuurunda olan milliyetçiler canlı millet varlığının yeni bir devlete vücut vereceğini bilirler.Ömer Seyfettin işte bunlardandır. Hatta “Mehdi” adlı hikayesinde milletlerin kurtarıcılarını beklediklerini işler.Çöküşün sebebi iyi teşhis edilmelidir.Ömer Seyfettin’e göre çöküşün nedeni dilden uzaklaşılmasıdır. İmparatorluğun karışık unsurları ayrılma sevdasındayken Tüklerin yaşama şansı Ömer haklı olarak dilde bulur.
Ömer Seyfettin’deki gelişmiş milliyetçilik anlayışı onun asker oluşuyla yakından ilgilidir. “Lisan öyle bir vatandır ki;bozulursa artık ne millet kalır ne devlet”der.Bu onun yazarlığı bir çeşit askerlik gibi gördüğünün ifadesidir.
“Nakarat” adlı hikayesinde bir müfneze komutanının,komitecileri ararken bir köyde konaklamaları esnasında bir güzele aşık oluşu;bu güzelin uzaktan söylediği bir şarkıyı aşk namesi sanışı;aslında bu şarkının “İstanbul’u alacağız” ifadelerini taşıdığını öğrenince duyduğu ızdırap anlatılır.
4)Sanat, Hikayecilik Gücü
Ömer Seyfettin’in hikaye yazma tekniğini çok iyi bilmektedir.Konusu günlük olaylar ,hatıralar ile tarih, masal ve efsaneden alan inanılmaz bir gerçekçilik ve gözlem gücü ile anlatılan hikayelerinde Ömer Seyfettin’in bakış açısı Tük Milliyetçiliği’dir.Sanatkarlar cephesinin özelliklerini şöyle toplamak mümkündü:
O, iyi bir gözlemcidir.Gözlem,dış hayatın okuyucuda gerçekçilik vehmi uyandıracak şekilde hikayelerine aktarılmasını sağlar. O, genellikle vaka hikayeleri yazar. İnsanları belirli bir durum veya olay içinde gösterir. İnsanlar arasındaki fikir çatışmalarını eserlerinde epik ve dramatik yönden birleştirerek ele alır. Dramatik boyutu verirken insanlarda dehşet uyandıran bir durum ortaya koyar. Okuyucu bu dehşet anını uzun süe hatırlar. Bunların en tipik olanı “Topuz” ve ”Diyet” tir.
Ömer Seyfettin hikayelerini daha da unutulmaz hale getirmek için mizaha baş vurur. Bu onun hem hikaye tekniğinin bir özelliğidir,hem de mizacının bir cephesini verir.
Çocukluk hatıralarından kalma hikayelerinden Ömer Seyfettin’in biyografisine ait bazı özellikler tespit edilebildiği gibi yazar ibret alınmaya değer olaylarını da anlatır. Onun hikayelerinde vaka ne olursa olsun çarpıcıdır.bilerek veya bilmeyerek bir çocuğun sebep olduğu facialar işlenir. Kendi başına komik olan, zararsız bir olay, başkalarının hayatında yarattığı sonuçlar yüzünden facia haline dönüşü.
“Falaka” adlı hikayesinde,hocanın hapşıran eşeğini,ettiği lüzumsuz bir yemin yüzünden falakaya yatırması, gülünçtü. Fakat bunun sonucunda hocanın görevden alınması,ihtimal aç kalması,buna sebep olan yazara “zaman geçtikçe hafifleyecek yerde, daha ziyade ağırlaşan bir vicdan azabı” yükler. Yazar bu hikayesini “fakat bunun gibi,hayattaki her gülünç şeyin altında görünmez bir facia yok mudur?” cümlesiyle bitirir.
Sanatkarların ölümünden sonra genellikle basmakalıp bir ifade kullanılarak, daha pek çok değerli eser vereceği yaşta öldüğü söylemek adettir. Fakat Ömer Seyfettin için bu söz gerçeğin ta kendisidir. O henüz 36 yaşında iken ölmüştü. Kısa süen yazarlık hayatında büyük bir birikim kazandığını,süatle eserler verdiğini ve kendisinin büyük bir eser yazmak için hazırlandığını görüyoruz. Ömer Seyfettin arkadaşı Ali Canip’e yazdığı bir mektupta,büyük şehirden uzaklarda bir yere yerleşip,büyük eserlerini yazmaktan söz eder.
Kuvvetli gerçeklik duygusu, sağlam bir mantık,disiplinli bir çalışma ve radikal bir tavra sahip olan Ömer Seyfettin, eğer ecel aman verseydi,bu hayalini mutlaka gerçekleştirecekti. Yazdıkları Ömer Seyfettin’in edebiyatımızdaki sağlam yerini almasına yetmiştir.